Translate

17 Nisan 2013 Çarşamba

I SAY NO ANOREXIA

EVET! Bizler birer çizim değiliz. Yaşasın kıvrımlar. 
YEAH! We are not a bloody sketch. God bless curves ;)

2 Aralık 2012 Pazar

ÇİKOLATA YİYEBİLMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ




Profesyonel iş yaşamında kadınlarla erkekler arasındaki ücret politikalarındaki eşitsizlik, çalışma koşullarının farklılığı,  kadınların cinsiyete ilişkin önyargılardan kaynaklanan istihdam sorunları ya da kadın çalışanların kariyerlerinde yükselme yolunda önlerine  çıkan engeller konusunda pek çok çalışma  yapılıyor. Ama yapılan bu çalışmalar arasında gösteri dünyasında var olmaya çalışan kadınlar, başka deyişle yıldızlar ya da şöhretli kadınlar, pek yer almıyorlar. Eh ne de olsa onlar “tuzu kuru tayfası”. Şiddetin her nevisine maruz kalan kadınlar dururken niye paraya para demeyip başka isimler takan, gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren, lüks içinde yaşayan bu kadınlar için kafa yoralım ki? Kuşkusuz ben Amerika’yı yeniden keşfetmiyorum. Akademik anlamda yapılan sinema çalışmalarında şöhretler ve onlara ilişkin konular ele alınıyor bir süredir. Ama daha yeni denilecek bir konu bu. Bu çalışmaların ancak 1970-1980’li yıllarda yükselişe geçtiğini görüyoruz. Benzer biçimde, şöhretli kadınların, kadın çalışmalarında da geriden gelen, tali bir konu olduğu söylenebilir. Bunun yanı sıra, sinemada kadınların ve kadın sorunlarının ele alınışında feminist film eleştirisinin büyük rol oynadığı da bir gerçektir. Laura Mulvey’in de aralarında bulunduğu feminist film kuramcıları, filmlerde kadın oyuncuların görsel haz nesnesine dönüştürülmesi, cinsel farklılıklar gibi konulara odaklandıkları çalışmalarıyla dikkat çektiler. “Feminist film eleştirmenleri öncelikle toplumdaki eşitsizliklerin ve kadına yönelik cinsiyetçi ayrımların ve bastırmaların kaynağı olarak gördükleri babaerkil yapıların ve bunların inşa edilme yollarının çözümlenmesini ve deşifre edilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar” (Özden, 2004:193). Dürüst olmak gerekirse, yapılan çalışmaların ağırlık noktasını filmlerdeki kadın imgesi, kadın temsilleri oluşturuyor. Feminist eleştirmenler sinema perdesinde yansıyan kadın imgelerinin gerçek kadınlardan çok erkeğin kadına yönelik bilinçaltı duygu ve düşüncelerinin, arzu ve korkularının temsilleri olduklarını kabul ediyorlar ( a.g.k. 2004: 194). Haksızlık etmeyeyim, feminist eleştiride şöhretli kadınlara eğilen çalışmalar da yapılmış. Feminist eleştiride Marilyn Monroe gibi oyuncular bazı kadın karakter ve starpersonaları erkek imgeleminin ihtiyacına cevap veren figürleştirmeler  olarak eleştirilirken, Katharine Hepburn, Marlene Dietrich gibi oyuncular imgeleri nedeniyle, kadın izleyiciler için olumlu nitelikler taşıyan kadın modelleri olarak değerlendirilmişler (a.g.k. 2004: 200). Bütün bu olumlu yaklaşım ve çalışmalara karşın şöhretli kadınların çalışma yaşamlarında karşılaştıkları erkek egemenliğinden kaynaklanan sorunlar pek dikkat çektiği söylenemez.  Oysa, tıpkı diğer çalışma alanlarında olduğu üzere, gösteri dünyasında da kadınlara yönelik cinsiyetçi bir yaklaşım söz konusu. Şöhretli kadınların çalışma yaşamlarını sürdürmeleri için erkeklerden çok daha fazla çaba göstermeleri gerekiyor. Gösteri dünyasında yaş ve bedene ilişkin baskıyı kadın şöhretler erkeklerden çok daha fazla hissediyor. Burada vereceğim örnekler neyi anlatmaya çalıştığımı eminim daha berraklaştıracak.

Jack Nicholson ve Shirley MacLaine arasında bir karşılaştırma yapmak sözünü ettiğim eşitsiz, cinsiyetçi uygulamalara vereceğim ilk örnek olacak. Neredeyse aynı yaşta olan Nicholson (doğum yılı 1936) ve MacLaine (doğum yılı 1934)  kuşkusuz kendilerini kanıtlamış iki yetenekli oyuncu. Kariyerlerinin kesiştiği Terms of Endearment (1983) filmindeki performanslarıyla 1984’de MacLaine En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödülünü Nicholson da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar ödülünü kazandı. Filmde canlandırdıkları karakterler arasında romantik bir ilişki söz konusuydu. Başka deyişle, filmde birbirleri için çekici olan yaş, görünüm ve konumda iki kişiyi canlandırmaları yapımcılar tarafından olağan görülmüştü. MacLaine ve Nicholson Terms of Endearment’ın devamı niteliğinde olan The Evening Star’da (1996) yine aynı ilişkiyle karşımıza çıkarlar. İronik biçimde Terms of Endearment  (1983) filminin başrol oyuncularından, üç kez Oscar’a aday gösterilen (biri de yine bu filmdeki performansıyla ilgilidir)  Debra Winger  30’lu yaşlarından sonra tam da sözü edilen eşitsizliklerden dolayı oyunculuğu bırakmıştır. Kendisi de oyuncu olan Rosanna Arquette, Winger’ın bu kararından yola çıkarak Searching For Debra Winger (2002) isimli belgeseli yaptı. Belgeselde Debra Winger’ın yanı sıra Jean Fonda, Whoopi Goldberg, Melanie Griffith gibi sektör için ‘yaşını almış’ kadınlarla söyleşiler yapılmakta ve cinsiyetçi bakış açısına eleştiri getirilmekte. Jack Nicholson bir sonraki filmi  As Good As It Gets’de (1997) ilerleyen yaşına karşın kendinden 26 yaş genç olan Helen Hunt ile başrolü paylaşır ve onun sevgilisini oynar. MacLaine ise büyükanne rollerine takılıp kalır adeta. 2000’li yıllarda her ikisinin kariyerine bakıldığında Nicholson başrolde hem de cazibeli bir erkek olarak (2003 yapımı Something Gotta Give’de olduğu gibi) oynamaya devam ederken MacLaine 2005 yapımı Rumor Has It’de olduğu gibi yardımcı rollerde ve yine büyükanne olarak izleyici karşısına çıkar. Kuşkusuz bu yeni bir eğilim değil. Örneğin, Mogambo’da (1953) 24 yaşındaki Grace Kelly’nin partneri 52 yaşındaki Clark Gable’dır. Bir sonraki sene Kelly’nin Dial M for Murder (1954) filmindeki partneri 49 yaşındaki Ray Milland’dır (Braston 2000:115). Zavallı Audrey Hepburn’ün ise akranı olan partnerleri ikiyi, üçü geçmez. Roman Holiday’de (1953) Gregory Peck 37 Hepburn 24 yaşındadır. Sabrina’da (1954) Humprey Bogart 55, Hepburn ise sadece 25 yaşındadır. Üstelik Bogart Hepburn’den kısa, huysuz ve kabadır. Funny Face’de (1957) Fred Astaire 58 Hepburn 28 yaşındadır. My Fair Lady’de ise  (1964)  Rex Harrison 56 Audrey Hepburn 35 yaşındadır. Garibimin akranı biriyle rol arkadaşı olup ses getiren yegane filmi Breakfast at Tiffany’s dir. Rol arkadaşı George Peppard Audrey Hepburn’den yalnızca bir yaş büyüktür. Sanmayın ki zamanla işler düzeldi. Son James Bond Skyfall’da (2012) başrolü oynayan Daniel Craig 44 partnerleri Bérénice Marlohe 33, Naomi Harris 36 yaşında. Hadi kabul edelim, biraz daha insaflı bir durum var ama hala albenili bir karakteri canlandıran bir kadın oyuncunun karşısında kendinden 15-20 yaş genç bir erkek oyuncuyu sevgili rolünde göremiyoruz pek. Belki de hiç demeliyim.

Görüldüğü gibi, gösteri dünyasında yaş erkeklerin albenisini olumsuz yönde neredeyse hiç etkilemezken, kadınların kariyerlerini kısıtlayan bir etken olduğu çok açık. Oyuncu Katharine Hepburn’ün bu konudaki düşünceleri durumu pırıl pırıl aydınlatacaktır:

En iyileri bile daha fazla kalamaz. Erkeklerin bazıları kalabilir de, kadınlar için gençlik önemlidir. Garbo ve Pickford ne zaman çekileceklerini bildiler. Gish bir karakter oyuncusu oldu. Crawford bir çizgi film karakterine dönüşüp eli baltalı katili bile oynadı. Bette Davis portakal suyu reklamlarına çıktı. Tanrı aşkına portakal suyu ve Bettey Davis!” (Berg 2005:30).


Kadın ve erkek şöhretler arasındaki eşitsizlik yalnızca yaşla değil aynı zamanda görünümle de ilişkilidir. Kuşkusuz, şöhretler için bedenleri önemli bir araç. Gledhill, yıldızların izleyicilere bedenleriyle ulaştıklarını ileri sürüyor. Bu “görünümü korumanın” gerekliliğini ve kadın yıldızların perdedeki ömürlerinin ne kadar kısa olduğu sonucunu doğuruyor (aktaran Roberts ve Wallis 2001:116). Yaşı ilerlemiş, artık “karakter oyuncusu” olmuş kadın şöhretler yine de formlarını korumak durumundalar. Jean Fonda, Shirley MacLaine, Diane Keaton, Meryl Streep bu nitelikleri yansıtan yıldızlar değil mi? Dış görünüm erkek şöhretler için de önemli olmakla birlikte sınırların daha esnek olduğu söylenebilir. Sean Connery ya da Nicholas Cage seyrelen saçlarına karşın gözde oyuncular. Marlon Brando artan kilosuna karşın Don Juan DeMarco’da (1995) başrol oynayabilmişti. Buna karşın, başlangıçtaki imgesini yitirip kilo alan bir kadın oyuncunun aynı şansa sahip olduğunu görmedik hiç.

Eh bizde de işler pek farklı değil. Bizim gurur kaynağımız da Ajda Pekkan. Kendine son derece iyi bakan, görünümünü yalnızca estetik müdahalelere değil, kaloriden çok can yakan haşin egzersizlere ve diyetleri borçlu olduğunu biliyoruz. Bu sayede ona bakıp kendimizden utanıyoruz. O kadar albenili olmasına karşın Ayşegül Aldinç bile onun yanında sönük kalmaya başladı. Ajda Pekkan’dan çok sonra şöhret olan Nükhet Duru, Nilüfer, Sezen Aksu bile yavaş yavaş medya ve izleyicinin gözünde “teyze” kıvamına gelmeye başladılar. Biz onları böyle de seviyoruz ama medyanın söylemine bakıldığında kimse Ajda Pekkan’ın eline su dökemez. Şöhretler arasında rekabet bir yana, yurdum kadınının durumu tabii daha beter. Ajda Pekkan bir ideal olmaktan da öte. O bir meta beden. Dediğim gibi medyanın söylemi de bunu destekliyor. Ama görünümü ne kadar albenili olursa olsun Ajda Pekkan’ı yaşına bağlı olarak takdir ediyorlar. “67 yaşında ama hala taş gibi”... Yakın dönemdeki iki haber medyanın söylemini ve algılarımızı ne kadar belirlediğini bir kez daha görmeme yardımcı oldu. Bir kaç hafta önce sahnede düşen Ajda Pekkan’ın dizi kanadı. Kostümüne, sahne performansına yapılan övgülerden sonra 67 yaşındaki sanatçıya nazar değdiği söylendi. Bir iki gün sonra ise şu haber gözüme ilişti. “70 yaşındaki Fatma Nine başını pencere demirine sıkıştırdı. İtfaiye yaşlı kadını güçlükle kurtarabildi.” Eğer bir insanın yaşına bakarak ona bazı sıfatlar veriyorsak o zaman Ajda Pekkan’a da nine denmesi gerek. Yok görünümüne bakarak insanlara bazı sıfatlar veriyorsak o zaman 30’larını, hatta 20’lerini  süren pek çok kadına da nine demek gerek. Ölçü, ayar ne belli değil. Ama ayakta kalman gerekiyorsa, üstelik şöhretsen bedenine, görünümüne yatırım yapacaksın. Yoksa bu medya seni çerez diye yutar. Bakınız yaz başındaki Gülben Ergen ve selülitleri haberi... Yani medyanın işine, show business’a akıl sır ermez. Allahtan şöhret değilim. Mutfağa gidip şöyle bol fıstıklısından çikolata yiyebilme özgürlüğümü seviyorum J

Kaynaklar
Berg A S (2005) Katharine Hepburn’un Hatırladıkları, Epsilon, İstanbul.

Branston G (2000) Cinema and Cultural Modernity, Open University Press, Buckingham.

Özden Z (2004) Film Eleştirisi-Film Eleştirisinde Temel Yaklaşımlar ve Tür Filmi Eleştirisi, İmge Kitabevi, Ankara.

Roberts G  and Wallis H (2001) Introducing Film, Arnold, London.










18 Kasım 2012 Pazar

GRİNİN ELLİ VERSİYONU...

Malumunuz bir Grinin Elli Tonu (Fifty Shades of Grey) http://en.wikipedia.org/wiki/Fifty_Shades_of_Grey furyası aldı yürüdü. Kitaba dair çıkan haberlere bakarsak 37 dile çevrilmiş ve tüm dünyada 40 milyondan fazla satmış.Yazarı E.L. James eski bir televizyon programcısı, yeni bir ev kadınıyken ve orta yaş bunalımına girdiği için bu kitabı yazmış. Yazdıklarını eşiyle de denemiş. Kitaptaki fantezi oyuncaklarının yakında satışı yapılacakmış. Toplardan uzak durmak gerekiyormuş. Kitapla ilgili benim favori ürünüm ise bebek tulumu. Üzerinde "Dokuz ay önce annem Grinin Elli Tonu'nu okudu" yazıyor. Bunlar öyle sürüp gidiyor... Medya kendine dumanı üstünde ağız sulandıran bir mevzu buldu. Röportajın biri bin para! E.L. James neredeyse her hafta bir gazetede. Az önce yazdıklarımı da bu röportajlardan, gazete haberlerinden öğrendim. Peki kitabı bu kadar popüler kılan ne?


Serinin ilk kitabını aşağı yukarı ilk çıktığı zaman aldım. Ne menem bir kitap olduğunu iyi kötü  biliyordum. Mesleğim, konumum açısından düşünülürse belki kitabı alış serüvenim, marketten utana sıkıla kadın bağı, tampon alan kadınların havasında olmalıydı ama öyle olmadı hiç. Kitabı merak ediyordum ve aldım. O kadar! Kitabın üzerinde erotik romans yazıyor. Öncelikle belli ki romansa kattığı bu "yenilikle" okurunu "cezbediyor" kitap. Kitabın henüz üçüncü bölümüne gelmeden gidişatın nasıl olacağını rahatlıkla çıkarsayabiliyorsunuz. Damla Çeliktaban HaberTürk'teki köşesinde hayran edebiyatından söz ediyor ve kitabın Alacakaranlık serisiyle benzerliklerine değiniyordu (http://www.haberturk.com/yasam/haber/788824-hayran-edebiyati-ya-da-alacakaranligin-elli-tonu). Yazar  E.L. James de Alacakaranlık serisini defalarca okuduğunu ve ondan sonra yazmaya başladığını söylüyor. Bense daha da geriye gitmenin olanaklı olduğunu düşünüyorum. Eğer Jane Austen'e hakaret olmayacaksa bence pek çok romans gibi Grinin Elli Tonu'unda da Aşk ve Gurur'dan (Pride and Prejudice) izler yakalamak olanaklı. Bana kalırsa sahip olduğu aura anlamında Anastasia'dan yaşça büyük, klasik müzik, resim gibi yüksek zevkleri olan, milyarder işadamı Christian Grey'in mesafeli, erişilmez,  yaşça Elizabeth'ten büyük ve varsıl Marc Darcy'den pek de farklı olduğunu düşünmüyorum. Aynı gizem her ikisi için de geçerli. Keza, Anastasia ve Elizabeth de kendi dönem ve kuşakları içinde sıradışı özellikler gösteren genç kızlar. Elizabeth'in kızkardeşi Jane'i görmek için kilometrelerce yürümesinin Darcy üzerinde bıraktığı şaşkınlıkla, Anastasia'nın Kaplumbağa kullanıyor olmasının yarattığı şaşkınlık çok mu farklı? Ya babaya olan düşkünlük? Belki Ray Anastasia'nın biyolojik babası değil ama baba bildiği bu adama, deli dolu, çocuksu hayaller peşinde koşan, uçarı annesinden daha bağlı, tıpkı Elizabeth'in tek derdi danslı balolar ve kızları için hayırlı bir kısmet arayan annesinden çok babasına düşkün olması gibi. Kate'le Jane arasında da bence benzerlikler var. Christian'ın üvey kardeşiyle birlikte olmaları sizce de Mr. Bingley ile Jane'in ilişkisini anımsatmıyor mu ya da Marc Darcy'nin kızkardeşi Georgiana'nın  Elizabeth'e kanının hemen kaynaması gibi Christian'ın üvey kızkardeşinin de o ilk aile yemeğinde Anastasia'ya aşırı sıcak davranması? Kuşkusuz Aşk ve Gurur yalnızca bir romans olmakla kalmaz. Dönemin sosyal ve hatta ekonomik koşul ve dengeleri hakkında da göze sokmadan, ayrıntılı bilgi verir. İçinde yaşadığımız çağa uygun olarak E.L. James de öyküye yedirebildiği  her markayı koyuvermiş romanına. 15 sene sonra, şüpheliyim ama, eğer hala Grinin Elli Tonu'nu    okuyan birileri çıkarsa içinde bulunduğumuz yılın popüler markalarını öğrenmiş olacaklar. Jane Austen'in eserleriyle boy ölçüşmesi olanaksız olsa da daha basit bir boyutta Grinin Elli Tonu da benzer bir işleve sahip yani. 

Ben henüz sadece ilk kitabı okudum. İkinciyi okumak konusunda isteksizdim ama kitap hakkında düşündükçe seriyi tamamlamam gerektiğini hissediyorum. Dolayısıyla henüz bir fikrim yok ama Christian Grey'in BDSM konusunda "ufkunu açan" ve belli ki kontrolü elinde tutan yaşça büyük kadının Marc Darcy'nin halası gibi bir rol üstlenmesini bekliyorum. Kısaca bence Grinin Elli Tonu hayran edebiyatı üzerinden çözümlenecekse kemik yapı Jane Austen'den çıkartılabilir. Sonuçta, bana göre, Grinin Elli Tonu'nun yegane farklılığı kadınlara yönelik bir tür olan romansa, erkeklerin tekelinde bulunan kimi pornografik detayları yedirmiş olması. Yarattığı yenilik bundan ibaret. 

Kitabı okurken meşhur İngiliz TV komedisi Keeping Up Appearance'daki http://www.imdb.com/title/tt0098837/ Daisy karakteri geldi aklıma. Bölümlerde sık sık tekrar eden sahne şudur: Sabah ya da akşam uykudan önce Daisy, Harlequin (bizim beyaz dizi olarak bildiğimiz romanslar) türü hafif bir kitap okumaktadır. Yatağın içinde heyecanla bacaklarını sallayarak okuduğu bölümü romantizmden nasibini almamış, karısıyla değil yeni şeyler denemek, sevişmeyi bile aklından geçirmeyen kocasına okumaya, onu "alevlendirmeye" çalışır. (Lütfen 2:30-4:00 ve 4:47-5:49 arasını izleyin http://www.youtube.com/watch?v=Fp0iojdPzlw) Daisy kurmaca bir karakter ama gerçek hayatta da karşılığı var elbette. Geçen hafta çıkan haber bunu kanıtladı (http://www.haberturk.com/yasam/haber/793238-grinin-50-tonu-bosanma-nedeni) O tür kitaplardaki Arap şeyhlerinin ya da petrol milyarderlerinin yerini Christian Grey aldı ve Grey sadece ihtirasla öpmekle kalmıyor. Olay bundan ibaret.

Öte yandan, elbette kitabın erotik ve hatta soft porno detayları tartışmaya açık. Öncelikle Anastasia'nın içinde yaşadığı toplumsal kültürel dinamiklere göre bakire olması tamamen bir fanteziyi tetikliyor. Tıpkı yıllar önce Britney Spears'ın ilk şöhret olduğunda bakire olduğunu ve bekaretini bir milyon dolara verebileceğini ilan etmesinin yarattığı fantezi gibi. Bir erkeğin ilk kadını ve mümkünse sonrasında tek kadını olmak püriten ahlakın ve aile kurumunu yücelten bakışın pompaladığı "fantezilerin" başında geliyor. Kitap da öncelikle bu fantezi üzerinden ilerliyor. Christian Grey'in, her ne demekse "Vanilya Seks"inden sonra bir anlaşma yapmak istemesi ve buna göre Ana'nın yataktaki öğretmeni olmaya talip olması ve mutlak hükmediciyi oynaması da modern dünyada yaşamının kontrolünü elinde bulundurması gerektiği söylenen kadınlara Sindrella Kompleksi'ni hatırlatan bir duygu veriyor. "Bırak her şeye o karar versin. Sen güzel kafanı yorma, kendini üzme. Alacağın haz da cabası!" Öte yandan bir erkeğin sekse her an hazır olması ve bir kadının her ilişkide tatmin yaşaması da tamamen pornografik ve gerçek dünyadan çok uzak bir fantezi bana göre.

Peki çiftlerin ya da bir kadının fanteziye gereksinim duyması yanlış mı? Bana göre hiç değil. Ama E.L. James'in romans türüne yaptığı bu "katkının" ilk örneğinde kadının yüzyıllardır makus talihi olan tahakküm altında olma, boyun eğme halini bedenselleştirmesi ve bunu hazza dönüştürmesi problematik. Tabii bunun yine heteroseksül ilişki üzerinden ilerlemesi de başka bir durum. Yakında ikinci kitabı da alacağım. Bakalım öngörülerim tutacak mı yoksa kitap beni şaşırtmayı başaracak mı? Bu arada sırada Reflected In you var. Sylvia Day'in 'Reflected In You' adlı romanın birkaç gün içinde Büyük Britanya'da 80.000'den fazla satarak E.L. James'in çok satan kitabı 'Grinin Elli Tonu' nun ilk haftasındaki satışını geride bıraktığı haberi gazetelerde yerini aldı. Bu gidişle türün devamı gelecek gibi. Birileri de bu satış rakamlarının neyin, insanların yaşamındaki hangi eksikliğin karşılığı olduğunu araştırır herhalde.